24 Kasım 2011 Perşembe

BALKABAKLI CHEESECAKE

Daha önceki yazımda, büyük bir heyecanla, bir sonraki tarifin türk kahveli sufle olacağını yazmıştım. Ankaraya gittim evet, kahveli suflemi de yedim hiç kaçar mı? :) Ankarada, zamane kahvesi'nde yapılan bu sufle hakkında beni en çok heyecanlandıran daha önce tarifine hiçbir yerde rastlamamış olmamdı. yani bu şu demek oluyordu, o beyaz şirin sandalyelere oturacak, kahveli suflemi sanki bir laboratuarda deney yapıyormuş gibi büyük bir dikkatle ve ağır ağır yiyecek ve yerken de "nasıl yapılmış?" "acaba içinde genel tahminlerin dışında birşey var mı bunu özel kılan?" diye düşünecektim. kendi kendime tarif çıkarmaya çalışacaktım kafamdan. Yemekler veya Pastala konusunda beni en çok heveslendiren şey budur. bir yerlerden öğrendiğim tarifleri uygulamak tabi ki eğlenceli ve güzel ama kendim tarif yaratmak hele bir de yediğim şeyin aynısını yapabildiğimdeki zafer sarhoşluğu paha biçilemez :) fakat geri dönüş zamanım ile stajımın bitimi aynı dönemlere denk geldiği için, üzerine bir de Avukatlık ruhsatı için belgeleri toparlama, yeni büro hazırlıkları emlakçılarla uzun süren uğraşlar falan derken, mutfağın hakimiyetini bir süreliğine anneme bırakmıştım :) ve kahveli sufle konusunaki çalışmalarımı ertelemiştim :)
geçen hafta sonu ailece Mersin'e, orada yaşayan aile dostlarımızın daveti üzerine pazar kahvaltısı için gittik. Mersin'in Gözne ilçesinde dağların eteklerinde çok güzel kahvaltı mekanları var, neyse güzel bir pazar sabahı geçirdik, kahvaltımızı yaptık dönüş yolunda yol kenarlarında yaylalarda, bahçelerde yetiştirdikleri meyve sebzeleri satan küçük manavlar vardı. Babamın da huyudur, yol kenarlarında orijinal bir ürün satan veya organik yiyecekler satan küçük tezgahlarda muhakkak durur, 200 le giderken bir anda böyle bir tezgah görüp aniden fren yapıp, tezgahı geçmiş olmasına rağmen geri geri gelip, neler satıyolarmış acaba diye bakmışlığımız ve alışveriş yapmışlığımız çoktur :) gözneden yola çıktıktan bir süre sonra kendimizi yine aynı türden bir küçük manavın önünde bulduk. her çeşit sebze ve meyve vardı. Babam her birinden alırken bana seslendi " kızım sana balkabağı aliym mi?" güldüm. "balkabağıyla kabak tatlısı yapabilirm sana, seversin, alalım" dedim. neyse babamla uzun uğraşlar sonucu 15-20 kadar balkabağının içinden en çok gönlümüze uyanı seçebildik. aldık getirdik evimize. o hafta içinde annemin misafirleri geliceklerdi alie akrabalar hanımlar toplanıcakmış bizde. annem de pazartesiden başladı "kızım sen de bikaç çeşit yapıver de benim yükümü al olmaz mı" demeye. Aklıma hemen balkabağım geldi. "tamam" dedim, "kabak tatlısı yaparım ben de o zaman". "amaaaan" dedi "kabak tatlısı istemem, başka bişeyler yap." Ama ben kafaya koymuştum o balkabağıyla birşeyler yapmayı, kabak tatlısı olmazsa ne olur diye düşündüm, aklıma daha önce bikaç yerde menüde gördüğüm ama hiç yemediğim "pumpkin cheesecake" geldi. yani balkabaklı cheesecake! :) biraz araştırma yaptım, itiraf ediym... yediğim şeylerin tariflerini kafamdan uydurup yapabiliyorum dediysem de, yemediklerimi üstelik bir tarif de yokken yapabilmem için masterchef olmam lazım sanırım :) bikaç tarif bakındım, genelde normal klasik sade cheesecake üzerine balkabağını ezip sürmüşler falan. onlar pek yaratıcı gelmedi bana. bikaç yerde ise, cheecake in hamuruna karıştırılmış, balkabağı ezmesi. bu daha orijinal geldi. tüm okuduğum tarifleri harmanladım, ve ortaya iyi bir cheesecake tarifi çıktı, işte buyurun,

malzemeler:
3 paket kepekli bisküvi
çeyrek su bardağı erimiş tereyağı
1 su bardağı şeker
4 paket labne peyniri
500 gram balkabağı ezmesi
5 yumurta
3 yemek yaşığı un
tarçın
karanfil
bir tutam tuz

ilk olarak kabak ezmesini yaparak başlayacağız tarife, küçük boy bir balkabağını kabuklarını soyup küçük dilimler halinde tencereye yerleştiriyoruz, üzerine bir yemek yaşığı kadar şeker, biraz tarçın ve bikaç tane de karanfil ekliyoruz ve balkabakları iyice ezilene kadar pişiriyoruz. piştikten sonra, balkabaklarını blender da homojen olana kadar, eziyoruz. bunun 500 gram kadarı bize yetecek. bu 500 gramın hepsini hamura karıştırmayacağız, bir kısmını da süsleme için kullanacağız.
balkabağımızla işimiz bittikten sonra, cheesecake tabanına gelelim, kelepçeli bir kek kalıbı alıyoruz, kepekli bisküvileri rondo da eziyoruz. bisküviyi, eritilmiş tereyağını ve çeyrek çay bardağı suyu bir kapta, sert bir hamur kıvamına gelene kadar karıştırıyoruz. kelepçeli kek kalıbının tabanına yuvarlak kestiğimiz yağlı kağıdı yerleştıriyoruz( ben kenarlarını da yağladım). sonra, bisküviden yaptığımız hamuru kalıbın tabanına sıkılaştırarak yayıyoruz kenarlarını ise biraz daha yüksek olacak şekilde elimizle bastırarak düzeltiyoruz. bu hamuru 170 derece fırında 10 dakika pişirip soğumaya bırakıyoruz.
tabanımız soğurken, cheesecake' in hamuruna geçebiliriz, labne peynirini ve şekeri biraz çırpıyoruz, ardından 400 gram kadar balkabağı ezmesini labne peynire ekliyoruz. sonra, yumurtaları teker teker bu karışıma ekliyoruz, 3 kaşık unu ve bir tutam tuzu da ekledikten sonra, biraz da tarçın ekleyip bikaç dakika daha çırpıyoruz. cheeesecake imizin dolgusu da hazır. şimdi bu hamuru, daha önce pişirip soğuttuğumuz tabanın üzerine döküyoruz ve yine 170 derece fırında 40-50 dakika kadar pişiriyoruz. cheesecakelerin fırından çıkarılma zamanını şöyle anlarız, üzeri hafifçe kabarır rengi biraz koyulaşır ama salladığınızda haffçe de sallanır. işte o zaman olmuştur :) fırından çıkardığımız cheesecake soğuduktan sonra üzerine, ayırdığımız balkabağı ezmesi ve cevizle süslemeler yapabilirz, ben süslemelerin ortasına karamel sosu da ekledim, çok yakıştı. cheesecake in bu haliyle bikaç saat buzdolabında bekletilmesi daha uygun bence, içindeki dolgu daha çok kıvam alıyor ve daha lezzetli oluyor.

böylece de balkabaklı cheesecake misafirlere hazır hale gelmiş oldu, herkes çok beğendi ama benim için asıl karar merci babamdır. babam, yemeklerimi ve pastalarımı " aman kızım yapmış ne de güzel yapmış" diye değerlendirmez, adeta bir aşçılık okulu hocası gibi dikkatle yer, ve objektif yorumlar yapar. "olmamış, bir orijinallik göremedim" dediği de çok olmuştur yani :)) bu yüzden misafirler "aman da ne güzel olmuş" dese de ben hemen havalara girmedim, gaza gelmeden önce babamın yorumunu bekledim :) ve akşama da bikaç dilim ayırdım. yemekten sonra büyük bir heyecanla babamın önüne koydum tabağı, "dene bakalım baba, mersinde seçtiğimiz balkabağı sizlere ömür:))" dedim. yedi ve " kızım bu yaptıklarını yiyince geleceğe olan inancım artıyor" dedi. anlayamadım " ne alaka baba, gelecek falan, altı üstü bi cheesecake; yiyeceksin, bitcek" dedim. "yok kızım onu demiyorum, en azından Avukatlıktan aradığını bulamazsan sana bi pastane açarız köşeyi dönersin" dedi :)) Bunun tercümesi şu: cheesecake im sınıfı geçti :))))


19 Ekim 2011 Çarşamba

Pierre Herme'nin Ispahanından, Ankaranın Kahveli Suflesine...

çok uzun bir zaman sonra, tekrardan merhaba! o kadar uzun zaman oldu ki yazmayalı, açıp bloguma baktığımda, terkedilmiş gibi duruyordu :) birkaç gündür büroda işler çok yoğun değil, ben de işlerden arta kalan zamanda yemek bloglarına göz gezdiriyorum. tazecik bir yemek blogu sahibi olduğum için, yapılmış ve kendini ispat etmiş blogger ların yaptıklaır işlere bakmak bana da biraz yol gösterir diye düşündüğümden... gezdim gördüm, baktım... bakınca da yeni şeyler yazma isteği daha da arttı içimde...
Dün gece saat 12 ye yaklaşıyordu, telefonum çaldı, arayan Şeymaydı. sesinde, zevk aldığı bir şey yapmanın verdiği huzur hemen hissediliyordu. "leyylaaaaaa! dedi biliyor musun neredeyim?" pariste olduğunu biliyordum. içimden dedim ki "büyük ihtimalle daha önce parise gittiğimizde birlikte dolaştığımız yerlerden birindedir ve aklına ben gelmişimdir" ama tahminim doğru çıkmadı, " nerdesin?" dedim. " champs elysee'deki laduree deyim!" Anlaşıldı, nisbet yapma zamanıııı..!!! :) "ee" dedim, " şey yiyorum, hani şu rozalı macarone içine frambuazzz.." lafını kesiyorum " üstüne de gül yaprağı mı koymuşlar" " hah diyor ondan işte" ve arkadaşına dönüp " bak görüyo musun nasıl da biliyor" diyor... iştahli ama bir o kadar da üzgün bir şekilde " ıspahan" diyorum. "ismi bu!" :) Pierre herme, nin klasikleşmiş pastalarından birisi. Pierre herme, laduree yi laduree yapan pastacıdır. pek çok pastacı ona pastanın imparatoru diyor. şuanda laduree de değil kendi pastanelerini açtı ilkini tokyoda açtı ama şuanda da pariste 2 tane şubesi var. anlaşılan, laduree ye pierre herme den kalan bir miras, ıspahan! aynen benim aşık olduğum laduree macaronel ları gibi. macaronu laduree den yerim başkasına da yüz vermem diyen macarone meraklılarına önemli bir bilgi, o macarone ları o kadar lezzetli yapan kişidir işte pierre herme. yani söylentiler bu yönde. şeymaya pierre herme nin paris şubelerinin yerlerini tarif ediyorum, ve git orda ye bir de diyorum :) dünden beri içimde bir heves, yeniden gidip tüm pastacıları gezme isteği... ama yollarımız başka yöne doğru gidiyor bu günlerde: planımda ankara var.
yarın ankaraya gidiyorum, son 3 aydır ankaraya gitmedim ve taşını toprağını bile özlediğimi farkettim, özellikle de okulumu... ankaraya gitmişken ve uzun zamandır bloga tarif koymamışken, orada en çok sevdiğim şeylerden birisi olan, "zamane kahvesi" nin cezve içinde pişirilen ve bu şekilde sunulan " türk kahveli sufle" sini yiyip, tarifini kafamdan deneyip, en doğru tarifi bulana kadar yüz kere tökezleyip sonra ortaya çıkan gerçek tarifi size vermeyi planlıyorum. ama önce gidip yemem lazım :)) demek ki neymiş? bir sonraki tarif: kahveli sufleymişşşş :)

19 Ağustos 2011 Cuma

ZERDE

Zerde, aslında çok bilnen geleneksel bir tatlı. Fakat annem şimdiye kadar hiç zerde yapmamıştı. biz ailece genelde nerde bol kalorili ağır tatlılar yemekler varsa onları seçeriz :) mesela zerde yerine sütlaç ve aşure bolca pişer evimizde, ve de keyifle yeriz. zerdeyi ilk kez geçen sene ramazan ayında, belma teyzenin iftar davetinde yemiştim. babam, bu tarz hafif tatlılara, zeytinyağlı yemeklere meraklıdır. Belma teyze zaten bir mutfak profesörü. blogumda onun naneli limonata tarifini daha önce vermiştim size. Daha o kadar çok ilginç tarifleri var ki, hepsini yazmak istiyorum. Ama kendim denemeden, tarif yazmayacağıma söz verdiğim için. hepsini sıraya koydum, denenmeyi ve yazılmayı bekliyorlar :) bu sene tekrar belma teyzenin o muhteşem sofrasında ağırlandık. her yönüyle tam bir şölendi :) yemekler o kadar lezzetliydi ki, 9 aydır diet yapıyor olmam, 19 kiloyu bir çırpıda vermiş olmam, ve aylardır çektiğim eziyetleri bir kenara bırakıp, bir gurme edasıyla tüm yemeklerden tadıp, içinde ne var nasıl yapmış diye kendi kendimi test etmeye koyuldum. mesela "ŞEYH EL MAHŞİ" diye bir yemek yapmıştı kii... anlatılmaz yaşanır :) babam " bunun porsiyonunu 25 liradan satsak, tüm adana kapıda sıra olur" dedi bir yandan da götürdü yemekleri. bu yemeğin de tarifini ayrıntılarıyla aldım belma teyzeden, ama denemeye cesaret etmem için sıkıntısız, stressiz, bol zamanlı, rahat bir günümün gelmesini bekliyorum :) neyse zerdeye dönelim, ymekten sonra tatlı olarak zerde hazırlamıştı belma teyze, babam tatlıyı yedi ve zaman zaman bana yaptığı gibi ağzında kaşıkla göz atıp, tatlıyı işaret etti. bu şu demek " kızım tatlı çok iyi, tarifini al, evde bize yap" mesajı hemen aldım, elime bir kağıt kalem aldım, belma teyzenin yanına oturdum. tarifi aldım, ertesi gün de hemen denedim. gayet başarılı olduğunu düşünüyorum. yapımı kolay bir tatlı. fakat bazı ince noktaları gözden kaçırmamak gerekiyor.
malzemeler:
1,5 su bardağı pirinç
5 su bardağı su
bir avuç kuş üzümü
bir avuç çam fıstığı
2 su bardağı şeker
2 tane limonun kabuğu
birkaç damla gülsuyu
10 adet karanfil
bir avuç kadar sarfan. ( ben toz halinde olan değil de tohum halinde olan safranı bir tül torba içinde attım zerdeye ama siz toz halinde safran da kullanabilirsiniz. bir de ek bilgi: safran bazı aktarlarda haspir olarak da satılır)
suyu bir tencerede kaynatın, pirinci bir kapta ılık suyla, nişastası iyice gidene ve yıkama suyu berraklaşana kadar yıkayın. bu işlem çok önemli, zerdenin cam kaselerde berrak ve parlak sarı rengini elde etmek için çok ince bir ip ucu. çünkü iyi yıkamazsanız aşure gibi bulanık olur ve aynı iştah açıcı görüntüyü yakalayamayız. pirinçler yıkandıktan sonra, kaynayan suya atıyoruz. içine bir bez torbaya ve tül keseye sarılı halde haspiri atıyoruz. haspir kaynama süresince tencerenin içinde kalacak. yavaş yavaş tatlının o çok bilindik sarı rengini verecek. bu şekilde, pirinçler iyice yumuşayana kadar kaynatıyoruz. kaynama esnasında, siz de br taraftan çam fıstıklarını bir tavada yağsız olarak çok az kavurun. bu işlem onların tadının baskınlaşmasını sağlayacak. ama kavurma işlemini abartmayın. azıcık kokusu mutfağa yayılsın yeter. pirinçler yumuşayınca, haspiri tencereden çıkarın. içine kavurduğunuz çamfıstıklarını, limon kabuklarını, gül suyunu, kuş üzümünü ve 2 bardak toz şekeri ekleyin. kafanfilleri çok az suda kaynatın, ve bunun suyunu da zerdeye ekleyin. bu şekilde de 10 dakika kaynattıktan sonra artık zerdeyi kaselere alabilrsiniz. ben servis için cam kaseler öneriyorum çünkü rengi ve görüntüsü çok şık bir tatlı zerde. kaselere aldıktan sonra bir gece kadar dolapta bekleyip katılaşması gerekiyor. üzerini ben iri kııylmış antep fıstıklarıyla süsledim. tatlıya çok yakıştı siz de badem fıstık vs. ile süsleyeblirsiz. sonra daaa servis yapaiblirsinizzz :)

17 Ağustos 2011 Çarşamba

EĞLENCELİ CUPCAKELER

Cupcake lerin pastane vitrinlerindeki görüntüleri, bir lunaparkı izler gibi,  onları yemek yerine daha çok alıp odamın bir köşesine süs olarak koymak isteği oluşmur içimde hep izlerken... o kadar  farklı ve güzel tasarımlarla sunuluyor ki, yemeye kıyamıyor insan :) şimdiye kadar çoğu kez hayranlıkla izlememe rağmen cupcake yapmayı hiç denememiştim. sevgil arkadaşım elçin in hediye ettiği çok şirin cupcake kalıplarını görene kadar :) onların içi boş bir şekilde durmasına gönlüm razı olmadı, ve hemen denemeye kadar verdim. ilk olarak şunu söylemem lazım, cupcake yaparken kullandığımız tarif, normal kek tarifinden farklı. bu yüzden ben de lezzet dergisinin verdiği vanilyalı cupcake tarifini kullandım. üzerini de artık kendi keyfime göre süsledim, orası tamamen sizin yaratıcılığınıza kalmış birşey ve aslında işin en eğlenceli kısmı :) çünkü, Kendi mutfağınızda cupcake yapmak, yemek veya pasta yapmaktan çok bir oyun gibi. kendimi legolarla oynarkenki kadar mutlu hissettiğimi itiraf ediyim :) ve tarife geçiyim:

malzemeler:
   100 gr tereyağı (oda sıcaklığında)
   2 su bardağı gr toz şeker ( 1sb 250 gr)
   3 yumurta
   1,5 su bardağından biraz fazla un ( 1sb 125 gr)
   1.5 tatlı kaşığı kabartma tozu
   1 tutam tuz
   çeyrek su bardağı süt 
   2 paket vanilya

Yumurtayı, şekeri, tereyağını ve sütü geniş bir kapta çırpın. sonra içine bir tutam tuz attıktan sonra unu kabartma tozunu ve vanilyayı ekleyin. çok katı olmayan bir kek hamuru elde etmiş olucaksınız. bu karışımı cupcake kalıplarına dökün. çok fazla kabaran bir tarif değil, o yüzden kalıplarda çok az kabarma payı bıraksanız bile yeterli. 170 derece fırında 20 dakika kadar pişirin. bu keki fırından çıkarınca soğuması için serin bir yere koyun. çünkü kekin üzerini süslememiz için biraz soğuması lazım soğumazsa, üzerine sıkıcağımız krem şanti eriyecektir. bunu da istemeyiz :)

Üzerini süslemek için envai çeşit yöntem var. ama en pratik olanı krem şanti! krem şantiyi kutuda yazan tarife uyarak hazırlayın sıkma tüpüne koyun ve keklerin üzerine dairesel hareketlierle sıkın. ( fotoğrafta görebilirsiniz) en son da üzerlerine süsleme şekeri serpebilirsiniz. eğer evde süsleme şekeri yoksa, dövülmüş fındık veya fıstık ya da hindistan cevizi de kullanaiblirsiniz. bir dee şunu eklemek istiyorum, ben krem şantiye azıcık kırmızı gıda boyası koyarak onu pembe hale getirmeyi planlamıştım, fakat evde krımızı gıda boyasını bulamadım, sarı vardı. ben de sarı kullandım. bazılarını beyaz bıraktım, bazılarına ise kakao ekleyerek kahverengi yaptım. siz de renkli olsun istiyosanız, farklı renklerdeki gıda boyalarıyla krem şantiyi renklendirebilirsinizz :) bu kadar! cupcake bittiii :)

3 Ağustos 2011 Çarşamba

PRATİK NANELİ LİMONATA

Haftasonu tüm aile yayladaki evimizdeydik. cumartesi akşamı gittik evimize, cumartesi gece mersinde bir düğüne katıldıktan sonra, geri toroslara döndük, ve pazar tüm gün bize aitti, ailece harika bir pazar kahvaltısı hazırladık, ve hazırladıklarımızı afiyetle yedik. bu kahvaltıda herkesin bir spesyali vardı. annem ve babannemin sıkması, şeymanın balsamik sirkeli zeytinyağı ve benim limonatam :) Annemin sıkmayı yapmasına babam ve şeyma yardım ederken, ben de limonatamı yaptım.
işte yayladaki evimizzz :))

Bu limonata tarifini bir kaç yıl önce ailece gittiğimiz bir akşam yemeği davetinde, aile dostumuz belma teyzeden öğrenmiştim. belma teyze limonatayı o kadar güzel yapmıştı ki, başta hepimiz limonu şekerle dinlendirdikten sonra yapılan ve zaman isteyen o klasik limonata tarifi sandık. ama aslında çok daha pratik bir tarifle hazırlamıştı belma teyze. Babam yapay hiçbir içecek tüketmez, hazır meyve suları veya kola gibi içecekleri tercih etmez. onun için en güzel içecek ev yapımı buz gibi bir bardak limonatadır. o yüzden ben de belma teyze tarifi verirken dikkatle dinlemiştim ve o günden sonra babacığımın limonatalarını yapma görevini aldım :) şimdi bu pratik limonatanın tarifini yazıyorum size, belma teyzeciğimin kulakları çınlasın :))

malzemeler ( 4 kişilik limonata için)

13-14 adet limon
2 su bardağı şeker
bir tutam nane

tefalin ufak rondolarından herkesin evinde vardır. bu tarif için o rondolara ihtiyacımız olucak. ilk olarak limonları patlıcan soyar gibi alacalı olarak soyup 4 e bölüyoruz.
sonra bu limon parçalarını rondoda şeker ve naneyle birlikte iyicee eziyoruz. ( rondonun haznesine hepsi sığmaz tabi ki, 3-4 parti halinde yapmamız lazım bu işlemi) limonları şekeri ve naneyi iyice ezdikten sonra elimizde şekerli bir limon peltesi olucak.bu pelteyi geniş bir kaba alıp içine 5 su bardağı soğuk su koyuyoruz. iyice ve uzun uzun karıştırıyoruz. iyice karıştırdıktan sonra, ince bir tel süzek ve başka bir geniş kap alıp, bu karışımı tel süzgeçten geçiriyoruz. süzgeçten geçirilmiş haliyle, limonatamız hazır. kıvamına ve şeker oranına bir bakın, eğer fazla gelirse, içine biraz daha su ekleyebilirsiniz. ve sonra daaa bunu bir sürahiye boşaltıp servis yapabilirsinizz :)  yakşaşık 20 dakikada taze ve ev yapımı bir limonatanız olmuş olur ve tat olarak da diğer limonatadan hiç farkı yokkk :))

28 Temmuz 2011 Perşembe

ÇİKOLATALI MACARONE

Şimdi ben burda çikolatalı olanının tarifini yazıcam, istediğiniz her türlü meyve veya kuruyemişle yapablirsiniz bu pastayı hayal gücü sınırsız. asıl olay şu: içine ne sürecekseniz, dışına da ondan bir miktar koymanız lazım. yani mesela, fıstıklı yapıcaksanız içindeki kremasına da dışına da fıstık koymanız lazım. veya portakallı yapıcaksanız, içine portakal reçeli gibi bişey dışına da portakal suyu koyabilirsiniz.
hadi bakalım başlayalımmm..:
** bademli dış malzeme için
100 g pudra sekeri
50 g file badem
3 yemek kasigi (15 g) sekersiz kakao
2 adet oda sicakliginda yumurta aki
5 yemek kasigi (65 g) seker

**arasına süreceğimiz Cikolatali Ganaj icin
113 g kucuk parcalara kesilmis cikolata
1/2 bardak cig krema
2 yemek kasigi oda sicakliginda tereyagı

şimdiii, öncelikle kremayı hazırlamanızı öneriyorum çünkü biz dış malzemesini yaparken kremanın birazcık buz dolabında katılaşması lazım. ilk olarak yarım bardan çiğ kremayı bir sos kabında kaynama derecesine gelene kadar ısıtıcaz. sonra içine bitter çikolatalarımızı atıp çikolatalar eriyene kadar hızlıca karıştırıcaz. bu karışım 1-2 dakika, kaynama ısısı geçene kadar beklesin. sonra içine tereyağını koyucaz ve tereyağı da bunun içinde eriyene kadar güzel güzel karıştırıcaz. ( tereyağının tuzsuz tereyağı olması lazım). krema pürüzsüz bi kıvama gelince dolaba koyun. biz kurabiyeleri yapana kadar o orda soğusun.

şimdi gelelim kurabiyelere, pudra şekeri, badem ve kakao yu mutfak robotunda un haline gelene kadar iyiceee çekin. başka bi yerde 2 tane yumurtanın akını köpük olana kadar çırpın. yumurta akını çırparken bir yandan da yavaş yavaş şekeri ekleyin. yumurta akının krem şanti gibi bir görüntü alması lazım.bu hazır olunca az evvel robotta çektiğiniz kuru karışımı yavaş yavaş bunun içine döküp bir tahta kaşık yardımıyla güzel güzel karıştırın. bunun sonucunda akışkan ama çok da akmayan kurabiye hamurundan daha cıvık, kek hamuru gibi bir hamur alde edeceksiniz. onu sıkma tüpüne doldurun ve yağlı kağıt serdiğiniz fırın tepsinine aralarında boşluk bırakarak minik minik sıkın. sonra üzerlerinde sıkmadan dolayı oluşan tepeciklerin gitmesi için tepsiyi tazgaha bikaç kere sertçe vurun. şimdi asıl olaya geliyorum. bunu hemen fırına koymicaksınız. mutfakta bir kenara koyun 1 saat kadar o şekilde beklicek. üzerleri hafifçe kabuklanana kadar beklicez. sonra alıp 175 derece ısıtılmış fırında 10-12 dakika pişirin. piştikten sonra macarone ları yağlı kağıttan bir bıçak yardımıyla dikkatlice çıkarın. ılımaya bırakın. ılıdıktan sonra, benzer büyüklükte olanları seçin ve ikili ikili ayırın. onların arasına,  dolaptaki ganaj ı içlerine istediğiniz miktarda sürüp  sandviç gibi kapatın. veee macarone unuzz olduuuuuuu :))) yanlız bu oasta birazcık bekledikten sonra daha iyi olur. çünkü ilk başta bıraz kıtır olur dışı. bekledikten sonra dışı yumuşar ve içine koyduğunuz ganajla da bütünleşir.. çok da güzel olurrr :)) hadi bakalım deneyin kızlaaaarr :))

ilk tarif: tabi ki benimle özdeşleşmiş bir pasta, MACARONE!

Macarone bir fransız kurabiyesi. aslında ondan bahsederken kurabiye diyince, macarone a haksızlık yaptığımı düşünüyorum bazen. Çünkü ne pasta ne kurabiye ne de başka birşey, ikisinin ortası hepsinin üstü gibi bişey işte :) macarone un ilk şekline vurulmuştum, şeymamla paris e gitmiştik ve tüm patisserie lerde vitrinlerde engarenk yusyuvarlak minik tatlı sandviçler görmüştüm. onların macarone olduğunu tabi ki bliyordum ama daha çnce türkiyede yapılıp satılan " vasat" olanları dışında gerçek bir macarone yememiştim. Genelde çok övülen, çok beğenilen bir yemek ya da pasta duyduğum zaman, gider yerim, ve içimden hep şunu söylerim " ben bunu evde yaparım" ama , macarone un memleketinde pariste gerçek bir macarone yediğim gün şöyle düşündüm " ben bunu evde yapamam" :)  o zamanlar herkes çok bilmiyodu macarone u buralarda. son yıllarda moda oldu. hatta istanbul a bir LADUREE şubesi bile açıldı ki bu benim için milattır :) LADUREE, macarone u dünya yüzünde en iyi yapan yerdir. başka hiçbir yerden macarone yemem! dedirten bir lezzet ve tazelik. merkezi paris. ama başka bir çok yerde şubeleri var. bizim müdavim olduğumuz: milanodaki laduree. çünkü şeyma orada :) ve her gelişinde bana kocccaman bir kutu getiriyor. evdekilerin sadece birer tane yemesine izin veriyorum. gerisini ( yaklaşık 30 taneyi) kendi kendime 1-2 gün içinde bitiriyorum. benim için bir nevi ayin gibi, öyle ayak üstü yemiorum rahat bir yere oturup sakin sakin yavaş yavaş yiyorum :) seviyorum arkadaş! neyse konumuza dönelim, ilk yediğimde " ben bunu evde yapamam" demiştim. ama ne oldu? evde yapabildim :)) laduree gibi yapamadım ( e doğal olarak) ama yaptım yani, türkiyede pekçok yerden alıp yediğiniz macarone lardan çok daha iyi oldu. çünkü tarifini fransız bir pastacının ingilizce olarak hazırladığı bir pasta kitabından aldım. şimdi nasıl yaptığımı yazıcam. laduree beni affet! :D

sabahı herkes yazar...

sabah güzeldir... Adana gibi bir şehrin yazında bile sabah yedide uyanıp pencerenizi açtığınızda, serin bir hava çarpar yüzünüze. bazıları uykuda, bazıları telaşlı. hayat yeni başlamış sanki, sanki dün gece yaratılmış dünya... gece uykudan evvel içimi kemirenler, kırıldıklarım, ağladıklarım, aşık olduklarım, kararlarım... uyanınca hepsi silbaştan gelir aklıma, yeniden tartmış, yeniden ölmüş biçmiş beynim, kalbim, ben uyurken herşeyi halletmiş benim için hazırlamış... üzerimden almış yüklerimi...
çocukluğumdan beri bir huyum var, önemsiz de olsa, bir karar vereceksem önce geceyi beklerim, gece düşünürüm, uyurum uyanırım sabah neyse aklımdaki, kararım o dur! mesela aşık olduğumu sanmışsam, önce bir güzel uyku çekmem lazım. hatta bazem bir gün değil bikaç gün, günler... tek sabah yetmiyor bazen kendimi anlamama. konunun ciddiyetine göre değişiyor tabi ki, sindirilebilme süresi.
uykuya ve sabaha bu kadar bel bağlamam enteresan aslında. çünkü çocukken uyumaktan korkarmışım ben. öyle diyo annemler... hatta babam, " doktora götürelim" bile demiş. evet korkardım, hayal meyal hatırlıyorum, uyumaktan değil, gözlerimi kapatmaktan korkardım. " keşke gözlerimizi kapatmadan uyumamız mümkün olsa" diye geçirirdim içimden. kendimi savunmasız hissederdim gözlerimi kapatınca... değişik bi çocukmuşum...

25 Temmuz 2011 Pazartesi

neden 154 tane yemek kitabım var?

Avukat oldum ama aslında hep aşçı olmak istemiştim.. diye başlamayacağım söze, çünkü hayatımda hiç aşçı olmak istemedim, ya da pastacı olmak da istemedim... altı yaşımda, babamın avukat bir arkadaşının bürosunu ziyarete gittiğimizden beri, o güzel kadının  kalem eteği ve blazer ceketiyle, parlak sarı küt saçları ve kusursuz makyajıyla insanların hayatını, ağzından çıkan iki kelimeyle,  nasıl şekillendirebildiğini gördüğümden beri avukat olmak istiyordum... oldum da! Bu bir mesleki hedefti, gerçek oldu. Bilkent Üniversitesinden geçen sene mezun oldum. Aklınız erdiğinden beri hayalini kurduğunuz yerde olmak. İnanılmaz bir haz. Ama OLAYIN BİR DE BAŞKA BOYUTU VAR! :)

ilk suflemi yaptığımda yanılmıyorsam bundan 6-7 sene önceydi. tarifi ilk okuduğumda, "kek de 20 dakika pişer mi ki? ne saçma!" diye düşündüğümü çok iyi hatırlıyorum. çok yakın arkadaş grubuma, "sufle yapabiliyorum" diyip onları eve davet etmiştim. oysa ilk kez sufle yapıcaktım ve sufle, 16 yaşında bir kız için zor bi tatlıydı. içeride oturuyorlardı ve ben mutfakta yumurtalarla yüzyüzeydim. gerekli herşeyi, gözümü bir kez bile tariften ayırmayarak yaptım. benmari usulü erittiğim bitter çikolatanın yarısnı eritirken yediğim için bir o kadar daha bitter çikolatayı mikrodalga fırında eritip suflenin içine koydum :) fırına  sürdüm. veee 15-20 dk sonra hepsi gerçek tam 6 kap suflem vardı! :) arkadaşlarıma nasıl büyük bir gururla onları ikram ettiğimi dün gibi hatırlıyorum. bunu şu yüzden anlattım; sufleyi başardığımda duyduğım hazla, ya da ilk kez evde kendi ellerimle baklava açtığımda duyduğum hazla, mesleki açıdan bir işi başardığımda duyduğum haz, AYNI! :) o zaman neden hem iyi baklavalar yapıp hem de iyi davalar kazanmayalım ki? engel ne :)